11 Ağustos 2014 Pazartesi

A Quote From Childhood.




"You know that place between sleep and awake, the place where you can still remember dreaming? That's where I'll always love you, Peter Pan. That's where I'll be waiting." 

Tinkerbell, Hook 


A quote from childhood. 

Never forget, and never remember well. 

Sincerely,

Bet.


12.08.14 09:04
Adana

23 Aralık 2013 Pazartesi

Dünü Yak, Kendini Kat.



Yine sen şiir oku, yine kendini sev bizzat. 
Üstüne bir de şarkılarını kat.

Bir akşam, yıl dönmeden birkaç saat evvel, bir mezarın başında otlar yeşerteli beri neredeyse dört yıl olmuş. Toprakla olan pazarlığının üzerinden neredeyse dört yıl geçmiş. Söz verip söz bozup sözler altında ezileli beri neredeyse dört yıl... Kalbin arınmıştır canımın içi. Şiir kitaplarını kutulardan çıkarabilirsin artık: Not.

Resim: Flamenco Dancer - Mark Spain Carmen 


26 Mayıs 2013 Pazar

Una Belle Histoire.



     "Bir güzel hikaye." ya da "Güzel bir hikaye." 
Ben ilkini tercih ediyorum.

     Bu şarkıyı on beş yaşımdayken dört yıl boyunca adını bilmeden, hiçbir kaydı elimde yokken, hafızamda loop’a atıp kafamın içinde defalarca dinleyerek sevdim. O kadar çok sevdim ki bir gün, sonbahara yaklaşırken serin bir akşamüstü karşıma çıktı. Camları açıp son ses doya doya dinlediğimi hatırlıyorum. O akşam yine fil gibi kabarmıştı kalbim. Bazen olur ya öyle. Nasıl hasret giderdim ben bu şarkıyla, nasıl nasıl. Hafızama hapsettiğim halini serbest bıraktım. Hafifledim, hafifledim, uçan balon oldum ve uçtum. Rüzgardan rüzgara yüzdüm. O akşam, bir güzel akşamdı.

     O akşamdan sonra birçok şey oldu. Yazamayacağım, yazabilecek olsam da üşendiğim veya hatırlamak istemediğim şeyler. Çok acayip günler oldu. Saçma sapan ve olağanüstü bir sürü şey öğrendim, geldim. Bu akşam hava soğuk ve yağmurlu. Bir de Una Bella Historia çıktı karşıma yeniden. Çok iyiyim, ilk dinlediğim akşamki gibiyim. Yemin ederim neredeyse o akşamki gibiyim ve bunun olması o kadar önemliydi ki, gözlerim doluyor heyecanımın şiddetinden. Baştan başlamak çok zor ve tesadüfi bir şeydir. Ben baştan başlıyorum çünkü şansım döndü ve başıma bir güzel tesadüf geldi.

     Mersi Michel.

     Mersi Caterina.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Dün Sabaha Karşı Bir Kere.


     Aslında hiç aklımda yoktu. Ama dün sabaha karşı bir kere delirdim. Hayatımda ilk kez memleketin haline üzüldüm. Sonra Ane Brun çıktı karşıma. Big in Japan'i söylemiş ama nasıl söylemiş, katil. Cover’ın böylesi. Beni aldı, matematik yazılısına çalışmaya çalıştığım çaresiz gecelere götürdü. Aslında hiç aklımda yoktu. Ama dün sabaha karşı bir kere delirdim.

     Şarkıyı loop'a attim. Saçma sapan bir Facebook oyunu açtım. Taa matematik yazılısından başladım hatırlamaya. Hatırladıkça öldürüyorum canavarları. Hatırladıkça ortalığı yıkıyorum. Sonra birden o bolüme geldi oyunda. Aklıma o bolüm geldi. En zor bölüm. Aslında hiç aklımda yoktu. Ama dün sabaha karşı bir kere delirdim.

     Oyunu unuttum. Başka şeylere daldım. Geri döndüğümde eski bir e-mailde upuzun bir sohbet okuyordum. En çok beni severmis o mevzu bahis. Hiç inanmazmışım ben de. Kafama meteor çarpmış benim. Tam uyuyacakken içim yenik düşmüş, üç saat daha uyanık kalmışım. Kim yazdıysa güzel yazmış. Son satıra gelince "E-Mail kısaltıldı." diyor bilgisayar. E-Mail kısaltılmışmış! Tam metni göster insafsız, diyorum, en heyecanlı yeriydi. Cevap: “404 Not Found Error”. Aslında hiç aklımda yoktu. Ama dün sabaha karşı bir kere delirdim.

     Niçin bilmem, bir baktım şarkı çoktan kapanmış. Nereden bilebilirim ki, belki beş saniye önce kapandı, olamaz mı. Asla gerçekten bilemem. Hiç umrumda da değil aslında. Yorganımı çiğnemişim ama bak yorganımı. Zor ayırıyorum dişlerimden. Ne diyorum bak, bu umrumda işte. Aslında hiç aklımda yoktu. Ama dün sabaha karşı bir kere delirdim.

     Güneş'i karşıma aldım. Gözlerimi diktim, baktım. Hiç uyumadım gördün mü bak, dedim, hiç uyumadım Allah kahretmesin. Böyle yarın mı olur. Olmaz. "Akşama kadar vaktin var defolup gitmek icin. Yoksa yarın sabaha kadar gözüme gözükme." dedim. Çok kabayım bu sabah. Bilgisayarın başına oturdum. Tuşlara dokundum, basamadım. Tek gözümü kapatarak denedim, yine olmadı. Gözlerimi aldım kalbime, ağzımı gözlerime, nefesimi de tırnaklarıma koydum. Bu böyle çok iyi oldu bak tekrar basabildim gördün mü. Herkes gördü mü. O degil de, ne diyorum size, aslında hiç aklımda yoktu. 

Not: Videodaki fotoğrafı Aralık 2009'da, Vefa'da Zenit'imle deneme çalışmaları yaparken çektim. Buraya aitmiş.

5 Mayıs 2013 Pazar

Evvela Zaman.




     “Bana zamandan bahsetme.” diyor.

     Bana-zamandan-bahsetme.

     Aklımın içinde dönüyor bu üç kelime. Bana-zamandan-bahsetme.

     Zihnimde sürekli bir yerlere çarpıp geri dönüyor. Kendine bir yer arıyor. Bütün çekmeceleri dağıtıyor yerini bulmak için.

     “Bana bir yer bul.” diyor aslında her yeni çarpışmada. Her yer o kadar dağınık ki onu nereye koyacağımı bilmiyorum.

     “Bana zamandan bahsetme.” büyüdükçe büyüyor. Yankısı da artıyor çarpışmalar arttıkça. Sonunda eski bir pantolonda küçük bir cep bulup sıkıştırıyorum onu. Başta sığmaz sanıyorum, sığacak gibi de değil zaten. Ama itekledikçe küçülüyor, küçülüyor ve ilk duyduğum zamanki halini alıyor. İşte o zaman sığıyor. Artık cepte.

     Dağıttığı çekmeceleri topluyorum. Ona bir yer buldum, diyorum içimden. Yaptığımı beğeniyorum, evet, memnunum halimden. 

     Aynen böyle olmuştu daha önce de.

     O zaman da “Zamanın önemi yok.” gelmişti. Çok inatçıydı. Büyümüyordu. Çarpışma ya da yankı yoktu onunla. Ama inatçıydı. İkna etmek epey uzun sürdü. Sonunda galip geldim. Onu eski bir tenekeye kapatıp tenekenin üstünü defalarca bantladım.

     Onları yakaladıkça hapsetmem gerekiyor. Çünkü onlar haklı değil. Onlar kendilerinden başkasını bilmezler. Varsa yoksa inatlaşma, varsa yoksa çarpışma. Haklı değiller. Çünkü zamanın önemi var ve çünkü “zaman”, üzerine uzun uzun konuşmaya değer.

     İlla zaman.
     Evvela zaman.



Not: Bu fotoğrafı iki yıl önce bir kokteylde çekmiştim. Buraya aitmiş.

3 Ocak 2013 Perşembe

Güllü Han’ın Fena Döngüsü.


     
     Sirkeci sokak, numara 18’de tuhaf şeylerin yaşandığı bir han vardı. Vlora. 

     Vlora’yı “tuhaf” kelimesiyle anlatmamın nedeni elbette ki Asri’nin yirmi iki yıldır evden çıkmaması. Fakat hepsi bu değil. Asri bu evde, herkesin bildiğinin aksine, yalnız yaşamıyor. Bir göçmen olan annesinin ansızın yakalandığı bir hastalık sonucu kısa süre içinde ölmesinin ardından babası da fazla yaşamadı. Modern anlamda yalnız kaldığında Asri, yedi yaşındaydı. Okumayı, çarpım tablosunu ve nedenini bilmediği halde havuz problemlerini konuşmaya başladıktan kısa bir süre sonra öğrenmişti. Babası, ölmeden sekiz saat önce, eve hayli telaşlı bir giriş yaptı. Elinde büyük bir kutu vardı. Kutunun bazı yerleri delikti. Sanki içinde nefes alması gereken biri varmış gibi delikti. Aslında zaten kutunun içinde nefes alması gereken biri vardı. Fena.

     Fena’yla tanıştıktan sekiz saat sonra dört katlı eski hanın terasında babasının cansız bedeniyle karşılaştı. Babasının neden öldüğünü asla bilmedi. Fena’ya gelince...

     Asri’nin babası, Fena’yı delikli bir kutunun içinde getirip Asri’yi yanına çağırdı. Kutuyu ahşap, oval, ihtişamlı yemek masasının üzerine koydu. Asri, masanın üstüne çıkıp boynunu kutunun içine doğru uzattı. Kafası neredeyse kutunun içine girecekti ki, kutunun içindeki yaratığı gördü. “Fena!” diye bağırarak korkudan, ani bir refleksle geri çekildi. Babası, “Evet, Fena. Onu dün gece rüyamda gördüm. Bu sabah ise yanımdaydı. Ne olduğunu anlamak için Baytar Haki’ye götürdüm. O da anlamadı. Söylediğine göre, daha evvel böyle bir yaratık görmemiş.” Asri babasını korku dolu gözlerle dinliyordu. Bir süre sonra merakı korkusunu bastırdı. “Ne olduğunu anlamak için” diye tekrar etti. Asri doğru yere odaklanmıştı. Çünkü o bölüm, cümlenin en can alıcı kısmıydı.

     Babası, Asri’yle Fena’yı aynı odada bırakarak evin kapısından çıktıktan sonra Asri, Fena’yı tedirginlikle fakat merak içinde incelemeye koyuldu. Fena, yaklaşık elli santim boyundaydı. Yuvarlak hatları ve kambur bir duruşu vardı. Bu yüzden, gerçekte olduğundan çok daha küçük görünen, yeşil, ıslak görünümlü fakat kuru bir yaratıktı. Ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Görüntüsünün bu kadar garip olmasının yanı sıra, Asri bir an Fena’nın en ürkütücü yanını gördü. Fena’nın görüntüsündeki en önemli detay bakışlarıydı. Asri hayretler içinde kalmıştı çünkü onlar babasının gözleriydi. Ve Fena, babasının bakışlarını taşıyordu. Bu garip yaratığın, babasının gözlerini taşıması, Asri’nin gözbebeklerini yerinden çıkarırcasına şaşırmasına neden oldu.

     Korkuyla ve heyecanla kendini evden dışarı atan Asri, terasa çıktığında babasının cansız bedeniyle karşılaşmasaydı, bu gözler hakkındaki keşfini babasına söyleyecekti. Fakat o an nefes nefeseydi ve ölü bir babanın başında, başına daha fazla bir şey gelmesinin imkansız olduğunu düşünüyordu.

     O gün babasının başında dururken, Fena’nın varlığını unutmuştu. Tekrar eve döndüğünde, Fena’yı görüp ikinci kez korktu. Çünkü Fena, kapıdan girince hemen karşılaştığı duvara parmaklarından hafif hafif akan koyu kırmızı bir sıvıyla, köşeli ve Ş harfine benzer bir şekil çizmişti. Asri bu şeklin ne olduğunu anlamasa da ne olduğunu anlamadıkları bu yaratıkla başbaşa kaldığını anlaması uzun sürmedi.

     İşte o günün üzerinden tam yirmi iki yıl geçti. Fena o günden sonra beş gün boyunca hiç durmadan büyüdü. Asri, önce babasının gözleriyle bakan bu yaratıkla ne yapacağına karar veremedi, sonra bir daha ondan asla ayrılmadı. Fena’nın bu dünyanın kötü yüzüyle karşılaşmasına engel olmak için onu hiç dışarı çıkarmadı. Kendi de aynı sebeple, zaten pek de hevesli olmadığı dünya yaşamından uzak kalmayı tercih etti. Bir gün terasa çıktıklarında Fena, terastaki gülleri yemeye başladı. O günden sonra Asri kendini hanın diğer katlarında gül yetiştirmeye ve Fena’ya adadı. Zaten babasının muazzam bir gül sevgisi vardı, hatta Vlora Han’ını yaptırırken dış cephesini adeta gül bahçesi gibi hayal etmişti. Civardaki esnaf, yol tarif ederken Vlora’dan “Güllü Han” diye bahsederdi.

     Asri’yle Fena’nın Kendilerine ait bir dünyaları ve kimsenin sorgulayamayacağı bir ilişkileri vardı. Fena Asri’nin babası, annesi, kardeşi, sevgilisi, hobisi, bütün dünyasıydı. Ve Asri, bir gün bu yaratığın gideceğinden o kadar korkuyordu ki, bunun için pek düşünmeden, içgüdülerine dayanarak, sonu belli olmayan bir karar verdi. Fena’nın çocuğunu doğuracaktı. Bunu, hayatı pahasına yapacaktı. Ve yaptı.

     O an geldiğinde, doğum sancısıyla kıvranırken, bağırmaktan imtina etti. Doğurduğu kadarını içine attı. Hakikatle arasında bir sır vardı. İlkel bir dürtüde ortaya çıkacaktı. İlk defa o zaman elleri yumruk oldu. Dişleri her zamankinden daha uzundu o gece. Çığlığını daha iyi hapsedebilmek için. Aslında Asri hep yeni bir tür doğurmak isterdi. Fakat işler düşündüğü gibi gitmedi. Ne olduğunu bilmediği, bir çeşit “yeni tür” dünyaya getirdi fakat bu Fena’yı kaybetmesine neden oldu. Yeni tür, dünyadan bir nefes aldıktan sekiz saat sonra Fena, saniyeler içinde eriyerek kırmızı bir sıvıya dönüştü. Asri bu sıvıyı ilk kez görmüyordu. Yıllar evvel, o gün, Fena’yla tanıştığı ve babasını kaybettiği gün, Fena’nın parmaklarından akan sıvının aynısıydı bu. Her yer Fena’ydı. Ve Asri o lekenin asla geçmediğini biliyordu. O an bir ses duydu. Durdu. Arkasını döndü. Yeni tür ayağa kalkmış, kırmızı sıvıyı parmaklarıyla tanımaya çalışıyordu. Asri etrafı çok yoğun bir gül kokusu sardığını duyumsadı. Kırmızı sıvı, gül kokuyordu. Yeni tür, Fena’nın yirmi iki yıl evvel çizdiği köşeli Ş harfine doğru yaklaştı. Şeklin alttaki çizgisini bozmadan başlangıç ve bitiş noktalarını birleştirdi. Asri şekle baktı. Bunun neredeyse bir gül olduğu çok açıktı. Fena’nın o gün o şekli tamamlayamadığını anladı ve aklında gözler belirdi. Yeni türe yavaşça yaklaştı. Elini uzatarak çenesine hafifçe dokundu ve kafasını kaldırdı. Yeni tür, çok Fena bakıyordu.


Not: Fotoğraf bana ait ve yazıda bahsettiğim mekanda çektim.

22 Haziran 2012 Cuma

Sırt çantamın hikayesi.



     Burada sırt çantamın hikayesini anlatacağım. Farkında olmadan ona nasıl ihanet ettiğimi ve sonra nasıl ellerim bomboş halde yolda kaldığımı da. Hatta bir lanet başgösterip neredeyse yol bitecekti. Neyse ki farkettim durumu. Yol bitmeden!

     Şu an sadece, ona hazırladığım görseli paylaşıyorum. Önümüzdeki hafta çantamı diri bir şekilde elime aldıktan sonra, yıllardan sonra, yollardan sonra her şeyi yazacağım. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bağışlayan Gökyüzü.



     Bu köye neden geldiğimi hatırlamıyorum. Dünyayla ilgili olan kısmını yani. Fakat size küçük bir değirmenin beni nasıl göğe çıkardığını anlatabilirim.

     Genç değildim, yaşlı da. Saçlarım beyaz değildi. Acıyı tanıyordum ve korkusuzluğun hafifliğiyle yaşıyordum. Kendi bedenime, gözden çıkarılmış bölge  olarak bakıyordum. Güneş yakıyor, rüzgar sıkıntıyı çekip alıyordu. Öyle bir gün.

     Bavulum var mıydı bilmiyorum. Açık bir alan ve uçuşan renkler vardı. Baharı kutluyordu insanlar. Gelinleri, damatları, uçurtmaları... Böyle kalabalık yerlerde herkes mutluluğu kapışır, hüzün gelir bana yapışır. Yine oldu.

     Başımı kaldırdım. Önce kuşları, sonra onu gördüm. Çok gençti. Daha önce hiç o kadar genç birini görmemiştim. Aklımdan geçenlerin hızına yetişmem mümkün değildi. Ona cümleler sıraladım.

     “Gençliğinizi fena halde kıskanıyorum genç bayan. Çiğ zekanızdan fışkıran düşünceleri. Parlak dudaklarınızın arasından renkli ışıklar eşliğinde dökülen kelimelerinizi. Gülüşünüzdeki bitmek üzere olan çocukluğu. Yeni yeni fark ettiğiniz varoluşçu kaygılarınızı. Sorduğum sorulara verdiğiniz kederle ve arayışla dolu cevaplarınızı. Kurnaz olmaya çalışsa da en derinde hep saflık barındıran ukala bakışlarınızı. Heyecanla sürdüğünüz rimelinizi. Rüzgarda uçuşan saçlarınızı. Saçlarınızı, yeniden uçuşacağını bile bile, her defasında aynı aleladelikle toplayan ellerinizi. Gömleğinizin üstten iki düğmesini müthiş bir zarafetle açık bırakmanızı.”

     Benim adım Maria. Benim olsun istedim. Bütün o gençliği, zekası, ışıltısı, saflığı, gülüşü, çocukluğu, kırmızısı, mavisi. Hiçbirini duymadı. Asla duymadı.

     Sanırım onu kendimden tanıyordum. Gözden çıkardığım yerlerimden çıkıp yeniden hayat verecekti bana. İlk gençliğimden kalan iz, savaşacak güç, beyazlamayan saç, ölmeyen hücre... İhtiyacım olan her şeydi.

     Yaklaştım. Ben yaklaştıkça etraf sessizleşti. Gelinler, damatlar, uçurtmalar, kuşlar silindi. İçinden geçtim. Her şeyini aldım. Her şeyimi aldım. Geriye yalnız değirmen ve ben kaldık. Rüzgar biriktirdiği sıkıntıların gücüyle itekledi beni. Değirmen dönüyordu. Değirmen döndükçe film makinesinin sesini duyuyordum. Tarlaları ve güneşi geçtim. Geldiğim yer gözlerimi kamaştırdı. Benim dudaklarımla bana seslendi sonra.

     “Uçurumun kenarında ağlayan kadın. Ardında bıraktığın buğday tarlaları ihanet etmedi sana. Rüzgar yaptı. Düşerken yüzünü yalayan rüzgar, hazdı. Onunlayken her şey bir ‘an’dı. Bunlar hiç gerçekleşmedi. Hepsi yalandı.”

     Size hikayesini anlatacağım beni bana öğreten bir küçük değirmendi. Başım nihayet göğe erdi. 

8 Mayıs 2012 Salı

(Seyfi Teoman ölmüş.)



8 Mayıs 8, 2012
6:49 pm.
Burası bir açık ofis.
Beyaz ışıklar tepemizden bakıyor tüm gün.
Güneş yok.
Hava yok.
Bunları ancak buraya geldikten 28 gün sonra farkettim.
Arada bir şiir okuyorum.
Az evvel Anna Ahmatova okuyordum mesela.
“Bilmiyorum yaşamakta mısın, öldün mü?”
Bilgisayarın donuk ekranına rağmen taş gibi.
O değil de,
Seyfi Teoman ölmüş.

Hadi hep ertelediğin yazıyı yaz şimdi.
Hiç sevmediğin bir şey olsun.
“Anısına..” olsun.

4 Mayıs 2012 Cuma

Anahtar kelimeler: birey, toplum, suç, vicdan.



Devamı olup olmayacağı belli olmayan yazının birinci bölümü.

Öncelikle şunu söylemeliyim, bu tip düşüncelerimi sözlü olarak çok kez ifade etsem de ilk kez yazıyorum. Kavramsal hatalar affedilmez, uyarı bekler.

"Etme bulma dünyası." gibi teorik olarak karmasal bir laf toplumlar için söylenmez. Kişiler için söylenir. Birey, mensubu olduğu toplumun yaptıklarından muaf değildir. Çünkü, o topluma dahil olmayı tercih etmemiş olabilir. Kimse içine doğduğu toplumun suçuyla suçlanamaz. Kişi, mensubu olduğu toplumun suçunu pekala reddedebilir. Ya da o suçu besleyebilir, sürdürebilir. Bireyin suçu beslemesi de toplumu suçlu yapmaz. Birey toplumla bir tutulmayacağı gibi bireyin suçu da topluma yüklenemez.

Yani bir kavram olarak “toplum” ya da bu kavrama karşılık gelen, daha doğrusu kelime olarak bu kavramın altında yer alan “devlet, millet” gibi topluluklar, yaptıkları hatalarla kendilerine dahil olan bireyleri karalayamaz. Birey ve toplum “suç ve/veya hata” söz konusuyken birbirinden tamamen bağımsız tutulmalı. Birey, toplum adı altında nitelenemez çünkü birey rakam, istatistik ya da toplumun günah keçisi olamaz.

Peki hal böyleyken birey suça bakış açısını nasıl ve neye göre düzenleyecek? Bireyin kontrol mekanizması “vicdan”dır. Yaşanan her olayı tartacağı birim vicdanıdır.

Vicdan, konsantredir ve ana damardır. Kişiyi birebir muhatap alıp gözlerinin içine baktığı için konsantredir, öz ve yoğundur. Onun mevcudiyetiyle varolduğu için ana damardır.

Vicdan, başlangıçtır. Ana çıkış noktası olması gerekiyor bu yüzden. İnsan sadece vicdanıyla başbaşadır, kendisiyle bile değil. Çünkü insanın kendisiyle arasında aldanışlar ve ucuz kaçışlar vardır. Vicdan aldatılamaz ve atlatılamaz.
Fakat vicdanın bu konsantre yapısı, bireyi toplumdan sorumlu tutana kadar muhafaza edilebilir. Bireyi toplum olarak addetmek, ona vicdanını atlatacak alan yaratır. O zaman kişi kendini toplum zanneder, vicdanını unutur ve suça meyili artar, ya da tam tersi. Toplum olma bilinci geliştirir ve bu sorumluluğun altından kalkmak için vicdanlı biri olur. Şu an hepimizin insanlığı ilk seçeneği tercih etmiş görünüyor.

Bir topluma ait hissetmeme duygusu, vicdanı ayakta tutar. Böyle hisseden arkadaşlarım var. Ben de böyleyim, kendimi bir topluma ait hissetmiyorum. Bunun genetik olarak ortaya karışık bir yapıda olmamla alakası kurulabilir mi bilmiyorum. Bunu söylemek için bu duyguyu yaşayanların çoğunda genetik karışımların olması gerekir ki sağlamasını yapabilelim. Ama benim fikrim, geçmişinde göç olanların çoğunlukla aidiyet duygusu yaşamadığı yönünde.

Ait hissetmemek, vicdan ve suç söz konusu olduğunda aklıma bunlar geliyor. Bunları yazdım çünkü aklımda toparlayamıyorum ve sonunun nereye gideceğini öğrenmem gerekiyor. Devamını oluşturabilirsem, yine yazacağım. Şimdilik bu.