Sirkeci
sokak, numara 18’de tuhaf şeylerin yaşandığı bir han vardı. Vlora.
Vlora’yı
“tuhaf” kelimesiyle anlatmamın nedeni elbette ki Asri’nin yirmi iki yıldır
evden çıkmaması. Fakat hepsi bu değil. Asri bu evde, herkesin bildiğinin
aksine, yalnız yaşamıyor. Bir göçmen olan annesinin ansızın yakalandığı bir
hastalık sonucu kısa süre içinde ölmesinin ardından babası da fazla yaşamadı.
Modern anlamda yalnız kaldığında Asri, yedi yaşındaydı. Okumayı, çarpım
tablosunu ve nedenini bilmediği halde havuz problemlerini konuşmaya başladıktan
kısa bir süre sonra öğrenmişti. Babası, ölmeden sekiz saat önce, eve hayli
telaşlı bir giriş yaptı. Elinde büyük bir kutu vardı. Kutunun bazı yerleri
delikti. Sanki içinde nefes alması gereken biri varmış gibi delikti. Aslında
zaten kutunun içinde nefes alması gereken biri vardı. Fena.
Fena’yla
tanıştıktan sekiz saat sonra dört katlı eski hanın terasında babasının cansız
bedeniyle karşılaştı. Babasının neden öldüğünü asla bilmedi. Fena’ya gelince...
Asri’nin
babası, Fena’yı delikli bir kutunun içinde getirip Asri’yi yanına çağırdı.
Kutuyu ahşap, oval, ihtişamlı yemek masasının üzerine koydu. Asri, masanın
üstüne çıkıp boynunu kutunun içine doğru uzattı. Kafası neredeyse kutunun içine
girecekti ki, kutunun içindeki yaratığı gördü. “Fena!” diye bağırarak korkudan,
ani bir refleksle geri çekildi. Babası, “Evet, Fena. Onu dün gece rüyamda
gördüm. Bu sabah ise yanımdaydı. Ne olduğunu anlamak için Baytar Haki’ye
götürdüm. O da anlamadı. Söylediğine göre, daha evvel böyle bir yaratık
görmemiş.” Asri babasını korku dolu gözlerle dinliyordu. Bir süre sonra merakı
korkusunu bastırdı. “Ne olduğunu anlamak için” diye tekrar etti. Asri doğru
yere odaklanmıştı. Çünkü o bölüm, cümlenin en can alıcı kısmıydı.
Babası,
Asri’yle Fena’yı aynı odada bırakarak evin kapısından çıktıktan sonra Asri,
Fena’yı tedirginlikle fakat merak içinde incelemeye koyuldu. Fena, yaklaşık
elli santim boyundaydı. Yuvarlak hatları ve kambur bir duruşu vardı. Bu yüzden,
gerçekte olduğundan çok daha küçük görünen, yeşil, ıslak görünümlü fakat kuru
bir yaratıktı. Ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Görüntüsünün bu kadar garip
olmasının yanı sıra, Asri bir an Fena’nın en ürkütücü yanını gördü. Fena’nın
görüntüsündeki en önemli detay bakışlarıydı. Asri hayretler içinde kalmıştı
çünkü onlar babasının gözleriydi. Ve Fena, babasının bakışlarını taşıyordu. Bu
garip yaratığın, babasının gözlerini taşıması, Asri’nin gözbebeklerini yerinden
çıkarırcasına şaşırmasına neden oldu.
Korkuyla
ve heyecanla kendini evden dışarı atan Asri, terasa çıktığında babasının cansız
bedeniyle karşılaşmasaydı, bu gözler hakkındaki keşfini babasına söyleyecekti.
Fakat o an nefes nefeseydi ve ölü bir babanın başında, başına daha fazla bir
şey gelmesinin imkansız olduğunu düşünüyordu.
O
gün babasının başında dururken, Fena’nın varlığını unutmuştu. Tekrar eve
döndüğünde, Fena’yı görüp ikinci kez korktu. Çünkü Fena, kapıdan girince hemen
karşılaştığı duvara parmaklarından hafif hafif akan koyu kırmızı bir sıvıyla,
köşeli ve Ş harfine benzer bir şekil çizmişti. Asri bu şeklin ne olduğunu
anlamasa da ne olduğunu anlamadıkları bu yaratıkla başbaşa kaldığını anlaması
uzun sürmedi.
İşte
o günün üzerinden tam yirmi iki yıl geçti. Fena o günden sonra beş gün boyunca
hiç durmadan büyüdü. Asri, önce babasının gözleriyle bakan bu yaratıkla ne
yapacağına karar veremedi, sonra bir daha ondan asla ayrılmadı. Fena’nın bu
dünyanın kötü yüzüyle karşılaşmasına engel olmak için onu hiç dışarı çıkarmadı.
Kendi de aynı sebeple, zaten pek de hevesli olmadığı dünya yaşamından uzak
kalmayı tercih etti. Bir gün terasa çıktıklarında Fena, terastaki gülleri
yemeye başladı. O günden sonra Asri kendini hanın diğer katlarında gül
yetiştirmeye ve Fena’ya adadı. Zaten babasının muazzam bir gül sevgisi vardı,
hatta Vlora Han’ını yaptırırken dış cephesini adeta gül bahçesi gibi hayal
etmişti. Civardaki esnaf, yol tarif ederken Vlora’dan “Güllü Han” diye
bahsederdi.
Asri’yle
Fena’nın Kendilerine ait bir dünyaları ve kimsenin sorgulayamayacağı bir
ilişkileri vardı. Fena Asri’nin babası, annesi, kardeşi, sevgilisi, hobisi,
bütün dünyasıydı. Ve Asri, bir gün bu yaratığın gideceğinden o kadar korkuyordu
ki, bunun için pek düşünmeden, içgüdülerine dayanarak, sonu belli olmayan bir
karar verdi. Fena’nın çocuğunu doğuracaktı. Bunu, hayatı pahasına yapacaktı. Ve
yaptı.
O an geldiğinde,
doğum sancısıyla kıvranırken, bağırmaktan imtina etti. Doğurduğu kadarını içine
attı. Hakikatle arasında bir sır vardı. İlkel bir dürtüde ortaya
çıkacaktı. İlk defa o zaman elleri yumruk oldu. Dişleri her zamankinden daha
uzundu o gece. Çığlığını daha iyi hapsedebilmek için. Aslında Asri hep yeni bir
tür doğurmak isterdi. Fakat işler düşündüğü gibi gitmedi. Ne olduğunu
bilmediği, bir çeşit “yeni tür” dünyaya getirdi fakat bu Fena’yı kaybetmesine
neden oldu. Yeni tür, dünyadan bir nefes aldıktan sekiz saat sonra Fena,
saniyeler içinde eriyerek kırmızı bir sıvıya dönüştü. Asri bu sıvıyı ilk kez
görmüyordu. Yıllar evvel, o gün, Fena’yla tanıştığı ve babasını kaybettiği gün,
Fena’nın parmaklarından akan sıvının aynısıydı bu. Her yer Fena’ydı. Ve Asri o
lekenin asla geçmediğini biliyordu. O an bir ses duydu. Durdu. Arkasını döndü.
Yeni tür ayağa kalkmış, kırmızı sıvıyı parmaklarıyla tanımaya çalışıyordu. Asri
etrafı çok yoğun bir gül kokusu sardığını duyumsadı. Kırmızı sıvı, gül
kokuyordu. Yeni tür, Fena’nın yirmi iki yıl evvel çizdiği köşeli Ş harfine
doğru yaklaştı. Şeklin alttaki çizgisini bozmadan başlangıç ve bitiş
noktalarını birleştirdi. Asri şekle baktı. Bunun neredeyse bir gül olduğu çok
açıktı. Fena’nın o gün o şekli tamamlayamadığını anladı ve aklında gözler
belirdi. Yeni türe yavaşça yaklaştı. Elini uzatarak çenesine hafifçe dokundu ve
kafasını kaldırdı. Yeni tür, çok Fena bakıyordu.
Not: Fotoğraf bana ait ve yazıda bahsettiğim mekanda çektim.