24 Mayıs 2012 Perşembe

Bağışlayan Gökyüzü.



     Bu köye neden geldiğimi hatırlamıyorum. Dünyayla ilgili olan kısmını yani. Fakat size küçük bir değirmenin beni nasıl göğe çıkardığını anlatabilirim.

     Genç değildim, yaşlı da. Saçlarım beyaz değildi. Acıyı tanıyordum ve korkusuzluğun hafifliğiyle yaşıyordum. Kendi bedenime, gözden çıkarılmış bölge  olarak bakıyordum. Güneş yakıyor, rüzgar sıkıntıyı çekip alıyordu. Öyle bir gün.

     Bavulum var mıydı bilmiyorum. Açık bir alan ve uçuşan renkler vardı. Baharı kutluyordu insanlar. Gelinleri, damatları, uçurtmaları... Böyle kalabalık yerlerde herkes mutluluğu kapışır, hüzün gelir bana yapışır. Yine oldu.

     Başımı kaldırdım. Önce kuşları, sonra onu gördüm. Çok gençti. Daha önce hiç o kadar genç birini görmemiştim. Aklımdan geçenlerin hızına yetişmem mümkün değildi. Ona cümleler sıraladım.

     “Gençliğinizi fena halde kıskanıyorum genç bayan. Çiğ zekanızdan fışkıran düşünceleri. Parlak dudaklarınızın arasından renkli ışıklar eşliğinde dökülen kelimelerinizi. Gülüşünüzdeki bitmek üzere olan çocukluğu. Yeni yeni fark ettiğiniz varoluşçu kaygılarınızı. Sorduğum sorulara verdiğiniz kederle ve arayışla dolu cevaplarınızı. Kurnaz olmaya çalışsa da en derinde hep saflık barındıran ukala bakışlarınızı. Heyecanla sürdüğünüz rimelinizi. Rüzgarda uçuşan saçlarınızı. Saçlarınızı, yeniden uçuşacağını bile bile, her defasında aynı aleladelikle toplayan ellerinizi. Gömleğinizin üstten iki düğmesini müthiş bir zarafetle açık bırakmanızı.”

     Benim adım Maria. Benim olsun istedim. Bütün o gençliği, zekası, ışıltısı, saflığı, gülüşü, çocukluğu, kırmızısı, mavisi. Hiçbirini duymadı. Asla duymadı.

     Sanırım onu kendimden tanıyordum. Gözden çıkardığım yerlerimden çıkıp yeniden hayat verecekti bana. İlk gençliğimden kalan iz, savaşacak güç, beyazlamayan saç, ölmeyen hücre... İhtiyacım olan her şeydi.

     Yaklaştım. Ben yaklaştıkça etraf sessizleşti. Gelinler, damatlar, uçurtmalar, kuşlar silindi. İçinden geçtim. Her şeyini aldım. Her şeyimi aldım. Geriye yalnız değirmen ve ben kaldık. Rüzgar biriktirdiği sıkıntıların gücüyle itekledi beni. Değirmen dönüyordu. Değirmen döndükçe film makinesinin sesini duyuyordum. Tarlaları ve güneşi geçtim. Geldiğim yer gözlerimi kamaştırdı. Benim dudaklarımla bana seslendi sonra.

     “Uçurumun kenarında ağlayan kadın. Ardında bıraktığın buğday tarlaları ihanet etmedi sana. Rüzgar yaptı. Düşerken yüzünü yalayan rüzgar, hazdı. Onunlayken her şey bir ‘an’dı. Bunlar hiç gerçekleşmedi. Hepsi yalandı.”

     Size hikayesini anlatacağım beni bana öğreten bir küçük değirmendi. Başım nihayet göğe erdi. 

8 Mayıs 2012 Salı

(Seyfi Teoman ölmüş.)



8 Mayıs 8, 2012
6:49 pm.
Burası bir açık ofis.
Beyaz ışıklar tepemizden bakıyor tüm gün.
Güneş yok.
Hava yok.
Bunları ancak buraya geldikten 28 gün sonra farkettim.
Arada bir şiir okuyorum.
Az evvel Anna Ahmatova okuyordum mesela.
“Bilmiyorum yaşamakta mısın, öldün mü?”
Bilgisayarın donuk ekranına rağmen taş gibi.
O değil de,
Seyfi Teoman ölmüş.

Hadi hep ertelediğin yazıyı yaz şimdi.
Hiç sevmediğin bir şey olsun.
“Anısına..” olsun.

4 Mayıs 2012 Cuma

Anahtar kelimeler: birey, toplum, suç, vicdan.



Devamı olup olmayacağı belli olmayan yazının birinci bölümü.

Öncelikle şunu söylemeliyim, bu tip düşüncelerimi sözlü olarak çok kez ifade etsem de ilk kez yazıyorum. Kavramsal hatalar affedilmez, uyarı bekler.

"Etme bulma dünyası." gibi teorik olarak karmasal bir laf toplumlar için söylenmez. Kişiler için söylenir. Birey, mensubu olduğu toplumun yaptıklarından muaf değildir. Çünkü, o topluma dahil olmayı tercih etmemiş olabilir. Kimse içine doğduğu toplumun suçuyla suçlanamaz. Kişi, mensubu olduğu toplumun suçunu pekala reddedebilir. Ya da o suçu besleyebilir, sürdürebilir. Bireyin suçu beslemesi de toplumu suçlu yapmaz. Birey toplumla bir tutulmayacağı gibi bireyin suçu da topluma yüklenemez.

Yani bir kavram olarak “toplum” ya da bu kavrama karşılık gelen, daha doğrusu kelime olarak bu kavramın altında yer alan “devlet, millet” gibi topluluklar, yaptıkları hatalarla kendilerine dahil olan bireyleri karalayamaz. Birey ve toplum “suç ve/veya hata” söz konusuyken birbirinden tamamen bağımsız tutulmalı. Birey, toplum adı altında nitelenemez çünkü birey rakam, istatistik ya da toplumun günah keçisi olamaz.

Peki hal böyleyken birey suça bakış açısını nasıl ve neye göre düzenleyecek? Bireyin kontrol mekanizması “vicdan”dır. Yaşanan her olayı tartacağı birim vicdanıdır.

Vicdan, konsantredir ve ana damardır. Kişiyi birebir muhatap alıp gözlerinin içine baktığı için konsantredir, öz ve yoğundur. Onun mevcudiyetiyle varolduğu için ana damardır.

Vicdan, başlangıçtır. Ana çıkış noktası olması gerekiyor bu yüzden. İnsan sadece vicdanıyla başbaşadır, kendisiyle bile değil. Çünkü insanın kendisiyle arasında aldanışlar ve ucuz kaçışlar vardır. Vicdan aldatılamaz ve atlatılamaz.
Fakat vicdanın bu konsantre yapısı, bireyi toplumdan sorumlu tutana kadar muhafaza edilebilir. Bireyi toplum olarak addetmek, ona vicdanını atlatacak alan yaratır. O zaman kişi kendini toplum zanneder, vicdanını unutur ve suça meyili artar, ya da tam tersi. Toplum olma bilinci geliştirir ve bu sorumluluğun altından kalkmak için vicdanlı biri olur. Şu an hepimizin insanlığı ilk seçeneği tercih etmiş görünüyor.

Bir topluma ait hissetmeme duygusu, vicdanı ayakta tutar. Böyle hisseden arkadaşlarım var. Ben de böyleyim, kendimi bir topluma ait hissetmiyorum. Bunun genetik olarak ortaya karışık bir yapıda olmamla alakası kurulabilir mi bilmiyorum. Bunu söylemek için bu duyguyu yaşayanların çoğunda genetik karışımların olması gerekir ki sağlamasını yapabilelim. Ama benim fikrim, geçmişinde göç olanların çoğunlukla aidiyet duygusu yaşamadığı yönünde.

Ait hissetmemek, vicdan ve suç söz konusu olduğunda aklıma bunlar geliyor. Bunları yazdım çünkü aklımda toparlayamıyorum ve sonunun nereye gideceğini öğrenmem gerekiyor. Devamını oluşturabilirsem, yine yazacağım. Şimdilik bu.