Bu köye neden
geldiğimi hatırlamıyorum. Dünyayla ilgili olan kısmını yani. Fakat size küçük
bir değirmenin beni nasıl göğe çıkardığını anlatabilirim.
Genç değildim, yaşlı
da. Saçlarım beyaz değildi. Acıyı tanıyordum ve korkusuzluğun hafifliğiyle
yaşıyordum. Kendi bedenime, gözden çıkarılmış bölge olarak bakıyordum. Güneş yakıyor, rüzgar sıkıntıyı çekip
alıyordu. Öyle bir gün.
Bavulum var mıydı
bilmiyorum. Açık bir alan ve uçuşan renkler vardı. Baharı kutluyordu insanlar.
Gelinleri, damatları, uçurtmaları... Böyle kalabalık yerlerde herkes mutluluğu
kapışır, hüzün gelir bana yapışır. Yine oldu.
Başımı kaldırdım.
Önce kuşları, sonra onu gördüm. Çok gençti. Daha önce hiç o kadar genç birini
görmemiştim. Aklımdan geçenlerin hızına yetişmem mümkün değildi. Ona cümleler
sıraladım.
“Gençliğinizi fena
halde kıskanıyorum genç bayan. Çiğ zekanızdan fışkıran düşünceleri. Parlak
dudaklarınızın arasından renkli ışıklar eşliğinde dökülen kelimelerinizi.
Gülüşünüzdeki bitmek üzere olan çocukluğu. Yeni yeni fark ettiğiniz varoluşçu
kaygılarınızı. Sorduğum sorulara verdiğiniz kederle ve arayışla dolu
cevaplarınızı. Kurnaz olmaya çalışsa da en derinde hep saflık barındıran ukala
bakışlarınızı. Heyecanla sürdüğünüz rimelinizi. Rüzgarda uçuşan saçlarınızı.
Saçlarınızı, yeniden uçuşacağını bile bile, her defasında aynı aleladelikle
toplayan ellerinizi. Gömleğinizin üstten iki düğmesini müthiş bir zarafetle
açık bırakmanızı.”
Benim adım Maria.
Benim olsun istedim. Bütün o gençliği, zekası, ışıltısı, saflığı, gülüşü,
çocukluğu, kırmızısı, mavisi. Hiçbirini duymadı. Asla duymadı.
Sanırım onu kendimden
tanıyordum. Gözden çıkardığım yerlerimden çıkıp yeniden hayat verecekti bana.
İlk gençliğimden kalan iz, savaşacak güç, beyazlamayan saç, ölmeyen hücre...
İhtiyacım olan her şeydi.
Yaklaştım. Ben
yaklaştıkça etraf sessizleşti. Gelinler, damatlar, uçurtmalar, kuşlar silindi.
İçinden geçtim. Her şeyini aldım. Her şeyimi aldım. Geriye yalnız değirmen ve
ben kaldık. Rüzgar biriktirdiği sıkıntıların gücüyle itekledi beni. Değirmen
dönüyordu. Değirmen döndükçe film makinesinin sesini duyuyordum. Tarlaları ve
güneşi geçtim. Geldiğim yer gözlerimi kamaştırdı. Benim dudaklarımla bana
seslendi sonra.
“Uçurumun kenarında
ağlayan kadın. Ardında bıraktığın buğday tarlaları ihanet etmedi sana. Rüzgar
yaptı. Düşerken yüzünü yalayan rüzgar, hazdı. Onunlayken her şey bir ‘an’dı.
Bunlar hiç gerçekleşmedi. Hepsi yalandı.”
Size hikayesini
anlatacağım beni bana öğreten bir küçük değirmendi. Başım nihayet göğe erdi.
