5 Kasım 2011 Cumartesi

'Where is the line?'

"Kelimeler midesine oturdu ve son sorusu boğazında dondu."
"Bu olsa olsa, bir zaman adına şiirler yazılmış ama artık acınacak halde ilgi bekleyen bir kadının katmerleşmiş arsız yalnızlığıdır." 








31 Ekim 2011 Pazartesi

A BEAUTIFUL MOVIE ABOUT THE END OF THE WORLD




It was like waking from a dream: my producer showed me a suggestion for a poster. “What is that?” I ask. ”It’s a film you’ve made!” she replies. ”I hope not,” I stammer. Trailers are shown ... stills ... it looks like shit. I’m shaken.
Don’t get me wrong ... I’ve worked on the film for two years. With great pleasure. But perhaps I’ve deceived myself. Let myself be tempted. Not that anyone has done anything wrong ... on the contrary, everybody has worked loyally and with talent toward the goal defined by me alone. But when my producer presents me with the cold facts, a shiver runs down my spine.
This is cream on cream. A woman’s film! I feel ready to reject the film like a wrongly transplanted organ.
But what was it I wanted? With a state of mind as my starting point, I desired to dive headlong into the abyss of German romanticism. Wagner in spades. That much I know. But is that not just another way of expressing defeat? Defeat to the lowest of cinematic common denominators? Romance is abused in all sorts of endlessly dull ways in mainstream products.
And then, I must admit, I have had happy love relationships with romantic cinema ... to name the obvious: Visconti!
German romance that leaves you breathless. But in Visconti, there was always something to elevate matters beyond the trivial ... elevate it to masterpieces!
I am confused now and feel guilty. What have I done?
Is it ’exit Trier?’ I cling to the hope that there may be a bone splinter amid all the cream that may, after all, crack a fragile tooth ... I close my eyes and hope!

Lars von Trier, Copenhagen, April 13, 2011.

11 Ağustos 2011 Perşembe

I feel passion in my creation.

      
  "I know that limp. I know the empty ring finger. And that obsessive nature of yours, that's a big secret. You don't risk jail and your career to save somebody doesn't want to be saved unless you got something, anything... one thing. The reason normal people got wives and kids and hobbies, whatever, that's because they ain't got that one thing that, that hits them that hard and that true. I got music. You got this. The thing you think about all the time. Thing that keeps you south of normal. Yeah, makes us great. Makes us the best. All we miss out on is everything else. No woman waiting at home after work with a drink and a kiss; that ain't gonna happen for us." --John Henry Giles

29 Haziran 2011 Çarşamba

Kaygılarını sev.



/Hoop! Videoyu eklediğim an deprem oldu. Not düşelim./

Kötüyüz. Biliyorsunuz değil mi?

İçimizde, duygularımızın şeklini değiştiren bir madde var. Bazılarımızın görmezden geldiği, bazılarımızınsa alenen asıldığı bir madde. Bu, sevgiyi nefrete dönüştüren bir iksir. Yardımseverliği bencilliğe, mutluluğu mutsuzluğa, umudu umutsuzluğa dönüştürüyor karşı konulamaz bir hızla. Ama bir bakın, değer yargılarımıza bir bakın. Mutluluğu, mutsuzluğa tercih etmemiz gerektiğini kimden öğrendik? Kararlı biri olmak neden karakterli biri olmakla aynı kalitede?

Daha önemlisi, kaygılarımızı neden terkediyoruz?

Olumlu ya da olumsuz tüm duygulara olan yaklaşımımızı resetleseydik, yine aynı seçimleri mi yapardık? Sanırım bu soruya dürüstçe verilmiş bir cevap, kendi fikrimizi tanımamıza olanak sağlayacaktır.

Tamam kötüyüz de.. kötü olmak neden bu kadar kötü? Kötü olmak severek yapılan bir iş olamaz mı? Gargamel asla mutsuz değildi. Kötü ruhlu kraliçeler her zaman kaybettiler ama onların da mutsuz olduklarını hiç duymadık. Dürüst olduklarına eminiz ama, değil mi? Pollyanna'nın tam bir akıl hastası olduğunu farkedip, onunla dalga geçmeye başlamış bir kuşağın çocuğu olduğum için dönemimle gurur duyuyorum!

Kaygı, insan ruhuna yaşadığını en çok hissettiren duygu. Ona en yakışan aynı zamanda. Açılımını bilmediğim, NLP denilen işle meşgul olan insanlar ve sanırım benzer işi yapan kişisel gelişim uzmanları ve psikiyatrlar ve psikologlar yeni bir ordu yaratarak kaygılarımızı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Neden? 'Normal' olmamız için mi? Bir duyguyla başa çıkamayıp onu ortadan kaldırmak, insanı 'normalleş'tirir mi? Kelimenin kökü bile bir şeyleri hizaya sokma telaşında. 'Norm'. Neyse.

Kaygılarım var, sokakta yürüyorum. Dünya kırmızı. Kaygılarım var. Ayaklarımı bastığım asfalt sıcak. Kaygılarım var. Karşıdan karşıya geçmeden önce sağa-sola bakıyorum. Kaygılarım var. Üstüne bir de nefes alıyorum. Soluk boruma değen her zerreyi hissediyorum. Bir damla ter akıyor. Omuzlarımdan sırtıma doğru iniyor. İçim ürperiyor. Kaygılarıma tutunuyorum, hiç öyle gülümsemeye filan gerek yok. Kötü kalpli kraliçenin tacını takıyorum başıma. Kaygılarım.. başımın üstünde yerleri var.

13 Mayıs 2011 Cuma

"Yediğin içtiğin sana kalsın, bana köyünden bahset Newyorklu!"



Aşk için zaman makinesi icat eden bir fizikçi gördüm. 


2030 yılında her şey son derece mükemmeldi. 'The Future is now' yazan bir hareketli billboard vardı. Gelecekteydi işte. İnsanlar Ay'da yaşamak için çalışmalar yapıyorlardı. 2037'de yapılan bir çalışmanın verdiği zarardan dolayı yörüngesinden çıkan Ay, parçalanıyordu. 80 bin 2 yüzlere gelirken dünya defalarca yeniledi kendini. Çölleşti, buz tuttu, ağaçlar defalarca yok oldu ve yenileri çıktı. Sonra sanki her şey yeniden başladı. Sanki değil, kesinlikle her şey yeniden başladı. Newyork'lu bir bilimadamı olan fizikçinin konuştuğu dil, yani bizim ingilizce, bir kitabe dili olarak nadir insanların bildiği bir dildi. Ve insanlar kabileler halinde, köylerde yaşıyorlardı.  


Küçük siyahi çocuk ona şöyle dedi, "Bana köyünden bahset."

6 Mayıs 2011 Cuma

Film Gösterimleri

Olay Yerinden Bildiriyorum!

Hiç altından kalkamayacağınızı düşündüğünüz yoğun günler olur. Hep de üst üste gelir her şey. Usûl böyle tabi. Ben de içinde bulunduğum son dört günü ve bu hafta sonunu korkuyla bekliyordum. Geldi çattı. Yani şu an bizzat olay yerinden bildiriyorum. Her şey kontrol altında. Olması gerekenler oldu, diğerleri engellendi. Haftasonunun ardından teslim edilmesi gereken ödevler için hazırlık yapamıyor olmak dışında her şey yolunda gibi. 


Böyle yoğun günlerde, gün ortasında kalabalıktan kaçıp bir kapının arkasında yükses sesle şarkı dinlemek müthiş bir haz. Üç dakikalık mükkemmel bir kaçış planı hazırlamak, her şeyi çekilir kılıyor. Bir de tabi, eve yorgun argın geldiğinde tam uyuyacakken dinleyeceğin şarkıyı düşünmek. İşini seven insana bile evi özleten bir heves bu. 


Birkaç gece önce kutsal harddiskimde bulduğum eski bir şarkımı, yıllar sonra tekrar art arda  dinlemeye başladım. 
Son üç gecedir bana evi özleten şarkı; 'Işığın Yansıması- Bir Serüvenin Tanımı'.


Bak yine başladı.





2 Mayıs 2011 Pazartesi

Üşen, ertele, vazgeçme.


"Şapkanızı Çıkarın"

Yaklaşık iki yıldır sahip olmak istediğim blog sayfamı, kalbimin bir köşesinde saklamaktan gerçekten çok sıkıldım! Mekan değiştirip mevcudiyetini gerçekleştirmesi gerekiyordu artık.

Onca zaman üşendim, erteledim ama asla vazgeçmedim. Geriye modası geçmiş bir heves kalsa da, 'bunu yap' dedim artık kendime.

Hayatımın en miskin günü bugün üstelik!

Hayatımın en miskin gününün hatırasını merak edip, kafasını kapıdan içeri uzatmak isteyenler olur belki. Onlardan bir tek isteğim var; şapkanızı çıkarın.