"Buraya tam üç gün önce geldik. Hiç uyumadık. Otuz dört yıldızın her birini tek tek saydık. Aslında otuz altıydılar. Fakat birini dün, diğerini de önceki gece kaybettik. O adam mı? O, biz geldiğimizde buradaydı, bizden sonra da burada olacak. Onu saymıyoruz."
Demek ki buradayım, demek ki bir hikaye ekleyebilirim eskilerden.
Geçen yaz, bir arkadaşım sayesinde 'Paris' şiirini, Küçük İskender'in ağzından Ed Alleyne Johnson'ın Electric Violin'i eşliğinde okurken çekilmiş bir videosunu izledim. Sonra bir daha izledim. Sonra bir daha.. Sonra videoyu mp3 formatına dönüştürüp, kaydı telefonuma attım. Artık sürekli bu kaydı dinliyordum. Çalıştığım yerin iş yoğunluğundan kaçıp, kapalı kapılar ardında, kendime bir şiirlik molalar veriyordum.
O yorucu yaz günlerinde bir gece arkadaşlarla Pierre Loti'de oturururken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık ve otobüs saatlerini tamamen unuttuk. o zamanlar evin yolu Beykoz idi. Taksiye bindik. Kulağımda kulaklık var tabi.
-"bu kartı sana paris'ten atıyorum"
Arka koltukta oturuyorum. Camı açtım, gözlerimi kapattım, 'Paris'i dinliyorum. Beylerbeyi'ni geçince bir ara taksici 'camı kapatayım mı?' diye sordu.
-"bugün rüzgarın ayrı bir havası, bugün rüzgarın ayrı bir şıklığı var."
'Yok yok' dedim. Hem iyi geliyordu hem de taksici hemen sussun istedim. Sabahtan beri ne çok şey yaşadım, diye düşünüyordum. Ne bitmez bir gündü. O gün neden bir türlü eve gidemediğimi çözmeye çalışıyordum sanki. Çok istedim ama o gün bir yolunu bulup eve gidemedim. Hatta neredeyse gece bile gidemeyecektim.
-"üşürken, açken, kolları kısa ceketimin yakalarını kaldırırken"
Eve bir türlü gidemediğime dair düşünceler, nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde, attığımı tamamen unuttuğum o mesajı hatırlattı aniden. 'O da mı bugün yaşanmıştı! Sahiden eve gidilemeyen uzun gecelerden biri bu.', diye düşünüyordum. 'Bir ara bir mesaj atmıştın, evet.' Sahi tam da o kısma gelmiş İskender.
-"niçin birbirimize çarpa çarpa bir suça ortak olduk."
Hem, hiç okumaması gereken bir şiirin, ezbere bilmesi gereken bir dizesiydi. 'İyi yapmışım', diyordum. sonra bir daha düşünüyordum en baştan, sahiden iyi mi yaptım? Artık sadece bu düşünce, saniyede bilmem kaç kez dönüp duruyordu beynimde. Sonra aniden gözlerimi açtım ve karşıdan gelen aracın şiddetle yanan farları beynimdeki düşüncelere karıştı. Bir: galiba başımıza bir iş geldi.. İki: ölmeyeceğimize eminim ama şu başımıza gelen şey bir an önce bitse.. Üç: çok şükür bitti.. Matematiğin günlük hayatta işe yarayabildiğine ilk kez şahit olmuştum. Bindiğiniz aracın kaç takla attığını ilk siz sayabiliyordunuz onun sayesinde. Takla atarken açık olan gözlerim şimdi sımsıkı kapalıydı. Bir ses duyuyordum.
-"koşabiliyor muyum, nefes alabiliyor muyum, sıçabiliyor muyum/dehşetli yerlerimden, en karanlık gizlerimden çalakalem vurulmuşken " Kulaklık telefondan çıkmıştı. Ve neredeyse ters duran bir aracın içinde, kendinden geçmiş dört arkadaşım ve şoförle birlikte 'Paris'i dinliyordum. Kimsenin ölmediğine emindim. Sezgilerimle inandığım bir düşünceydi bu. Şiir, aracın içinde iyiden iyiye yankılanmaya başlamıştı.
-"otuz üçünde kahpe bir anarşist
sırtında yetmiş yedi hançer yarası
bir polisten tokatlanmış magnum ve ben
gece camlarını, orospu amlarını yumruklarken
ya da
çıplak ayaklarımla boş ilaç şişelerini ezerken
her yer, herşey kırmızıya boyanırken duruluyorum
ölmek üzere olan birin üstünde dönenen
puşt akbabalar gibi yüzümün üstünde dolanıyor ruhum!
bu kartı sana ben
sanırım
paris’ten atıyorum! "
Gözlerimi açarken kendi kendime 'Sen hep böyle ölmek isterdin, yalnız sonbahar yaprakları eksik. Galiba eksikler var diye, olmadı bu sefer.' diyordum.
-"faşizme yenilmişken"
'Evet, faşizme yenildik değil mi geçenlerde. Şiir de her şeyi biliyor, kahretsin. Artık sustursam şunu!'
-"otuz üçünde bozguna uğramış bir devrimci/kıçında yetmiş yedi yarrak yarası"
Hala elimde olan telefonun tuşlarında parmaklarımı gezdirerek, ezbere bildiğim yönlendirmeleri yaptım. Hafızamın iyi olduğunu farkettim, 'iyiyim galiba' dedim ve -iyi ki kapatmadığım- camdan dışarı çıktım. Buradan kapalı camın yüzüme yapışmış kırıklarıyla da çıkabilirdim, diye düşündüm. Saat geç olmasına rağmen bir anda etrafımıza çok fazla insan toplanmıştı. Bana, aracın neden ters şeritte gittiğini sordular. Ben de, 'öyle miydi' dedim. Aracın fotoğrafını çektikten sonra insanların yardımıyla arkadaşlarımı camdan çıkardım. Sonra başka bir taksiye bindik ve hastaneye gittik. Taksi ruhsatının tesadüfen nasıl arkadaşımın çantasından çıktığını asla anlatmam. Israrla bekleyin.