22 Haziran 2012 Cuma

Sırt çantamın hikayesi.



     Burada sırt çantamın hikayesini anlatacağım. Farkında olmadan ona nasıl ihanet ettiğimi ve sonra nasıl ellerim bomboş halde yolda kaldığımı da. Hatta bir lanet başgösterip neredeyse yol bitecekti. Neyse ki farkettim durumu. Yol bitmeden!

     Şu an sadece, ona hazırladığım görseli paylaşıyorum. Önümüzdeki hafta çantamı diri bir şekilde elime aldıktan sonra, yıllardan sonra, yollardan sonra her şeyi yazacağım. 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Bağışlayan Gökyüzü.



     Bu köye neden geldiğimi hatırlamıyorum. Dünyayla ilgili olan kısmını yani. Fakat size küçük bir değirmenin beni nasıl göğe çıkardığını anlatabilirim.

     Genç değildim, yaşlı da. Saçlarım beyaz değildi. Acıyı tanıyordum ve korkusuzluğun hafifliğiyle yaşıyordum. Kendi bedenime, gözden çıkarılmış bölge  olarak bakıyordum. Güneş yakıyor, rüzgar sıkıntıyı çekip alıyordu. Öyle bir gün.

     Bavulum var mıydı bilmiyorum. Açık bir alan ve uçuşan renkler vardı. Baharı kutluyordu insanlar. Gelinleri, damatları, uçurtmaları... Böyle kalabalık yerlerde herkes mutluluğu kapışır, hüzün gelir bana yapışır. Yine oldu.

     Başımı kaldırdım. Önce kuşları, sonra onu gördüm. Çok gençti. Daha önce hiç o kadar genç birini görmemiştim. Aklımdan geçenlerin hızına yetişmem mümkün değildi. Ona cümleler sıraladım.

     “Gençliğinizi fena halde kıskanıyorum genç bayan. Çiğ zekanızdan fışkıran düşünceleri. Parlak dudaklarınızın arasından renkli ışıklar eşliğinde dökülen kelimelerinizi. Gülüşünüzdeki bitmek üzere olan çocukluğu. Yeni yeni fark ettiğiniz varoluşçu kaygılarınızı. Sorduğum sorulara verdiğiniz kederle ve arayışla dolu cevaplarınızı. Kurnaz olmaya çalışsa da en derinde hep saflık barındıran ukala bakışlarınızı. Heyecanla sürdüğünüz rimelinizi. Rüzgarda uçuşan saçlarınızı. Saçlarınızı, yeniden uçuşacağını bile bile, her defasında aynı aleladelikle toplayan ellerinizi. Gömleğinizin üstten iki düğmesini müthiş bir zarafetle açık bırakmanızı.”

     Benim adım Maria. Benim olsun istedim. Bütün o gençliği, zekası, ışıltısı, saflığı, gülüşü, çocukluğu, kırmızısı, mavisi. Hiçbirini duymadı. Asla duymadı.

     Sanırım onu kendimden tanıyordum. Gözden çıkardığım yerlerimden çıkıp yeniden hayat verecekti bana. İlk gençliğimden kalan iz, savaşacak güç, beyazlamayan saç, ölmeyen hücre... İhtiyacım olan her şeydi.

     Yaklaştım. Ben yaklaştıkça etraf sessizleşti. Gelinler, damatlar, uçurtmalar, kuşlar silindi. İçinden geçtim. Her şeyini aldım. Her şeyimi aldım. Geriye yalnız değirmen ve ben kaldık. Rüzgar biriktirdiği sıkıntıların gücüyle itekledi beni. Değirmen dönüyordu. Değirmen döndükçe film makinesinin sesini duyuyordum. Tarlaları ve güneşi geçtim. Geldiğim yer gözlerimi kamaştırdı. Benim dudaklarımla bana seslendi sonra.

     “Uçurumun kenarında ağlayan kadın. Ardında bıraktığın buğday tarlaları ihanet etmedi sana. Rüzgar yaptı. Düşerken yüzünü yalayan rüzgar, hazdı. Onunlayken her şey bir ‘an’dı. Bunlar hiç gerçekleşmedi. Hepsi yalandı.”

     Size hikayesini anlatacağım beni bana öğreten bir küçük değirmendi. Başım nihayet göğe erdi. 

8 Mayıs 2012 Salı

(Seyfi Teoman ölmüş.)



8 Mayıs 8, 2012
6:49 pm.
Burası bir açık ofis.
Beyaz ışıklar tepemizden bakıyor tüm gün.
Güneş yok.
Hava yok.
Bunları ancak buraya geldikten 28 gün sonra farkettim.
Arada bir şiir okuyorum.
Az evvel Anna Ahmatova okuyordum mesela.
“Bilmiyorum yaşamakta mısın, öldün mü?”
Bilgisayarın donuk ekranına rağmen taş gibi.
O değil de,
Seyfi Teoman ölmüş.

Hadi hep ertelediğin yazıyı yaz şimdi.
Hiç sevmediğin bir şey olsun.
“Anısına..” olsun.

4 Mayıs 2012 Cuma

Anahtar kelimeler: birey, toplum, suç, vicdan.



Devamı olup olmayacağı belli olmayan yazının birinci bölümü.

Öncelikle şunu söylemeliyim, bu tip düşüncelerimi sözlü olarak çok kez ifade etsem de ilk kez yazıyorum. Kavramsal hatalar affedilmez, uyarı bekler.

"Etme bulma dünyası." gibi teorik olarak karmasal bir laf toplumlar için söylenmez. Kişiler için söylenir. Birey, mensubu olduğu toplumun yaptıklarından muaf değildir. Çünkü, o topluma dahil olmayı tercih etmemiş olabilir. Kimse içine doğduğu toplumun suçuyla suçlanamaz. Kişi, mensubu olduğu toplumun suçunu pekala reddedebilir. Ya da o suçu besleyebilir, sürdürebilir. Bireyin suçu beslemesi de toplumu suçlu yapmaz. Birey toplumla bir tutulmayacağı gibi bireyin suçu da topluma yüklenemez.

Yani bir kavram olarak “toplum” ya da bu kavrama karşılık gelen, daha doğrusu kelime olarak bu kavramın altında yer alan “devlet, millet” gibi topluluklar, yaptıkları hatalarla kendilerine dahil olan bireyleri karalayamaz. Birey ve toplum “suç ve/veya hata” söz konusuyken birbirinden tamamen bağımsız tutulmalı. Birey, toplum adı altında nitelenemez çünkü birey rakam, istatistik ya da toplumun günah keçisi olamaz.

Peki hal böyleyken birey suça bakış açısını nasıl ve neye göre düzenleyecek? Bireyin kontrol mekanizması “vicdan”dır. Yaşanan her olayı tartacağı birim vicdanıdır.

Vicdan, konsantredir ve ana damardır. Kişiyi birebir muhatap alıp gözlerinin içine baktığı için konsantredir, öz ve yoğundur. Onun mevcudiyetiyle varolduğu için ana damardır.

Vicdan, başlangıçtır. Ana çıkış noktası olması gerekiyor bu yüzden. İnsan sadece vicdanıyla başbaşadır, kendisiyle bile değil. Çünkü insanın kendisiyle arasında aldanışlar ve ucuz kaçışlar vardır. Vicdan aldatılamaz ve atlatılamaz.
Fakat vicdanın bu konsantre yapısı, bireyi toplumdan sorumlu tutana kadar muhafaza edilebilir. Bireyi toplum olarak addetmek, ona vicdanını atlatacak alan yaratır. O zaman kişi kendini toplum zanneder, vicdanını unutur ve suça meyili artar, ya da tam tersi. Toplum olma bilinci geliştirir ve bu sorumluluğun altından kalkmak için vicdanlı biri olur. Şu an hepimizin insanlığı ilk seçeneği tercih etmiş görünüyor.

Bir topluma ait hissetmeme duygusu, vicdanı ayakta tutar. Böyle hisseden arkadaşlarım var. Ben de böyleyim, kendimi bir topluma ait hissetmiyorum. Bunun genetik olarak ortaya karışık bir yapıda olmamla alakası kurulabilir mi bilmiyorum. Bunu söylemek için bu duyguyu yaşayanların çoğunda genetik karışımların olması gerekir ki sağlamasını yapabilelim. Ama benim fikrim, geçmişinde göç olanların çoğunlukla aidiyet duygusu yaşamadığı yönünde.

Ait hissetmemek, vicdan ve suç söz konusu olduğunda aklıma bunlar geliyor. Bunları yazdım çünkü aklımda toparlayamıyorum ve sonunun nereye gideceğini öğrenmem gerekiyor. Devamını oluşturabilirsem, yine yazacağım. Şimdilik bu.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Geleceğe dönüş.


     Yapmam gereken şey, sahi neydi yapmam gereken şey. Neyse, önemi yok. Sonuçta, aniden büyük kararlar alıp sonra uygulayamayanlardan değilim. Unuttuğum şey en fazla ne olabilir ki? Hayatı kendime kolaylaştırmakta çok iyiyim yaa. Keşke herkes böyle olsa. Böylece topluma daha az zarar vermiş olurum. Hem zaten böylesi daha sağlıklı. Stres patlaması yaşarken, bir güzellik yapıp onu yoksaymak bana göre değil. Herhangi bir duyguyu yoksaymak bana göre değil aslında. Duygularıma karşı ayrımcı bir politikaya güdemem, bencilliğime yakışmaz bir kere. Hepsinin kaynağı benim neticede.

- Evet, benim. Eskiden de böyleydim. Aynı bencillik, aynı rahat tavırlar. Zaman hiç değiştirmedi. Ben de, nasıl olsa zaman değiştirir diye pek çaba sarfetmedim işin gerçeği. Aforizmalar hep öyle diyordu, inandım. Tabi işin kolayı yine bu.

     İşin kolayı diyorum ama kendime haksızlık ediyorum aslında. Hiç de öyle işin kolayına kaçan bir tip olmadım. Çocukluğumu bilirim ben benim. Strateji oyunları üretip herkesi organize ettiğim zamanlardı. İlk gençliğim de öyle, bu sefer hayatımı planlamaya kafa yordum tabi. İstediğim yerde olmak için çok dolaştım, kulağını tersten tutup gösterirler ya, benimki de o hesap. Alternatif yoktu. Hayat “Dolaşmadan olmaz!”, dedi, ben de dolaştım. Herhalde ne yapmak istediğini baştan beri bu kadar net bilmesine rağmen, bunca mesafeyi dolaşan pek az kişi vardır. Şikayet eder gibi söylenip duruyorum ama aslında tam da bu yüzden çok kıymetli her şey. 

- Yine başladım. Duyan da Ayrıkvadi’den geçip Mordor’a yüzük götürdüm sanır. Sırada ne var, biliyorum, biraz daha abartıp ölümle olan ilişkimden bahsedeceğim. Bla bla bla...
     
     Bilmediğim bir şey vardı. Çok zaman selam vermek isteyip, yanına yaklaşamadığım biri. Beni ona çeken şey ölümle olan ilişkisiymiş meğer.

- İşte başladık!

     Öğrenince ruhuma bir ağırlık çöktü. Oraya gidene dek nereye ait olduğumu düşündüm. Bu kadar ağır bir kalp nereye ait olabilir? Hangi evren bunu hafifletir? Yerçekimi bugün niçin her zamankinden daha güçlü? Hangi taş bana dünyayı sevdirecek? Yoğun bakım ünitesinin kapısında durunca, bütün sorularımın cevabını buldum.

- Bu çok zaman önceydi. O günü çok net hatırlıyorum. O ağırlığı. Şu an hissetmiyorum ama hatırlıyorum. Artık hissetmem mümkün değil. Artık uykularım bile kaçmıyor. Kendini daha iyi hisset diye söylüyorum, senin bildiğin bir çok şeyi unuttum. Bir gün unutacaksın. Süper bir şey. Bu yüzden kaygılarını pek önemsemiyorum. Hatta içimi karartıyorsun.

     Hımm. Bu biraz ağır oldu. Daha önce beni kendinden ayrı tutmamıştın. Bunu atlatmam biraz zaman alacak. Daha sonra önemsemediğin kısım için üzülmeye başlarım. Bunun insanlarla ilgili aldığım önlemlerle bir alakası var mı?

- Ne fark eder ki? Bunu öğrenince yapacağın şey fazladan bir önlem almak olacak. Sen hep önlemler aldın. Senin yüzünden ben de...

     Ne oldu benim yüzümden sana? Ben çok mu seviyorum bu halimi? Sen oluyorum, mutlu muyum diye sordun mu hiç? Ya da mutluluk umrumda mı diye. Bir köşe yazısı okuyorum. “Turgut Uyar, ‘o güzel imgesi mutsuzluğun’ dizesinin yazarı.”* diyor.

- “..Kim duyurabilir acıyı onun kadar.” Evet, kitabın arasına koymuştum. Hala aynı yerde, Charles Baudelaire/Kötülük Çiçekleri.

     Hatırladığıma sevindim. Onca çılgın unutma vaadinden sonra. Beni şaşırttığını söylemeliyim. Daha önemlisi, bunun bizi tekrar birleştirmesi. Turgut Uyar’ı bu yüzden mi çok seviyoruz? Kendimizle aramızdaki zaman farkını yoksaydığı için mi?

- Belki de bize unuttuğumuz her şeyi yeniden hatırlattığı için. Tek dizeyle dize geldim. Evet arada bir böyle espriler yapıyorum, ne var. Sana da hiçbir şey söylenmiyor! Yani bana. Her neyse.

     Tamam bunu kendi aramızda halledebiliriz, başka yerde söyleme sakın. Turgut Uyar’ın zamanın içinde açtığı delikten çekip beni al. Birdenbire geçip gitmek istiyorum bugünlerden. Bir de tabi, “Çok çabuk geçmek için şu olup bitenleri, bir daha, unutmak Tanrım!”** Bana ellerimi uzat.

* ‘O güzel imgesi mutsuzluğun’, Ali Çolak, Zaman, 11/10/2008
** Salıncak, Nerde Antigone, Edip Cansever, 1961










30 Mart 2012 Cuma

Invisible Lonely Man at Starry Night.

"Buraya tam üç gün önce geldik. Hiç uyumadık. Otuz dört yıldızın her birini tek tek saydık. Aslında otuz altıydılar. Fakat birini dün, diğerini de önceki gece kaybettik. O adam mı? O, biz geldiğimizde buradaydı, bizden sonra da burada olacak. Onu saymıyoruz."

Happy birthday Vincent.
Vincent Van Gogh
Starry Night Over the Rhone
Oil on Canvas
September, 1888

27 Mart 2012 Salı

Aids riski taşıyan bir hikaye.




Demek ki buradayım, demek ki bir hikaye ekleyebilirim eskilerden.


Geçen yaz, bir arkadaşım sayesinde 'Paris' şiirini, Küçük İskender'in ağzından Ed Alleyne Johnson'ın Electric Violin'i eşliğinde okurken çekilmiş bir videosunu izledim. Sonra bir daha izledim. Sonra bir daha.. Sonra videoyu mp3 formatına dönüştürüp, kaydı telefonuma attım. Artık sürekli bu kaydı dinliyordum. Çalıştığım yerin iş yoğunluğundan kaçıp, kapalı kapılar ardında, kendime bir şiirlik molalar veriyordum.

O yorucu yaz günlerinde bir gece arkadaşlarla Pierre Loti'de oturururken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık ve otobüs saatlerini tamamen unuttuk. o zamanlar evin yolu Beykoz idi. Taksiye bindik. Kulağımda kulaklık var tabi. 


-"bu kartı sana paris'ten atıyorum"


Arka koltukta oturuyorum. Camı açtım, gözlerimi kapattım, 'Paris'i dinliyorum. Beylerbeyi'ni geçince bir ara taksici 'camı kapatayım mı?' diye sordu. 


-"bugün rüzgarın ayrı bir havası, bugün rüzgarın ayrı bir şıklığı var." 


'Yok yok' dedim. Hem iyi geliyordu hem de taksici hemen sussun istedim. Sabahtan beri ne çok şey yaşadım, diye düşünüyordum. Ne bitmez bir gündü. O gün neden bir türlü eve gidemediğimi çözmeye çalışıyordum sanki. Çok istedim ama o gün bir yolunu bulup eve gidemedim. Hatta neredeyse gece bile gidemeyecektim. 


-"üşürken, açken, kolları kısa ceketimin yakalarını kaldırırken"


Eve bir türlü gidemediğime dair düşünceler, nasıl olduğunu anlamadığım bir biçimde, attığımı tamamen unuttuğum o mesajı hatırlattı aniden. 'O da mı bugün yaşanmıştı! Sahiden eve gidilemeyen uzun gecelerden biri bu.', diye düşünüyordum. 'Bir ara bir mesaj atmıştın, evet.' Sahi tam da o kısma gelmiş İskender.


-"niçin birbirimize çarpa çarpa bir suça ortak olduk."




Hem, hiç okumaması gereken bir şiirin, ezbere bilmesi gereken bir dizesiydi. 'İyi yapmışım', diyordum. sonra bir daha düşünüyordum en baştan, sahiden iyi mi yaptım? Artık sadece bu düşünce, saniyede bilmem kaç kez dönüp duruyordu beynimde. Sonra aniden gözlerimi açtım ve karşıdan gelen aracın şiddetle yanan farları beynimdeki düşüncelere karıştı. Bir: galiba başımıza bir iş geldi.. İki: ölmeyeceğimize eminim ama şu başımıza gelen şey bir an önce bitse.. Üç: çok şükür bitti.. Matematiğin günlük hayatta işe yarayabildiğine ilk kez şahit olmuştum. Bindiğiniz aracın kaç takla attığını ilk siz sayabiliyordunuz onun sayesinde. Takla atarken açık olan gözlerim şimdi sımsıkı kapalıydı. Bir ses duyuyordum. 


-"koşabiliyor muyum, nefes alabiliyor muyum, sıçabiliyor muyum/dehşetli yerlerimden, en karanlık gizlerimden çalakalem vurulmuşken "
Kulaklık telefondan çıkmıştı. Ve neredeyse ters duran bir aracın içinde, kendinden geçmiş dört arkadaşım ve şoförle birlikte 'Paris'i dinliyordum. Kimsenin ölmediğine emindim. Sezgilerimle inandığım bir düşünceydi bu. Şiir, aracın içinde iyiden iyiye yankılanmaya başlamıştı.


-"otuz üçünde kahpe bir anarşist 

sırtında yetmiş yedi hançer yarası 

bir polisten tokatlanmış magnum ve ben 

gece camlarını, orospu amlarını yumruklarken 

ya da 

çıplak ayaklarımla boş ilaç şişelerini ezerken 

her yer, herşey kırmızıya boyanırken duruluyorum 

ölmek üzere olan birin üstünde dönenen 

puşt akbabalar gibi yüzümün üstünde dolanıyor ruhum! 

bu kartı sana ben 

sanırım

paris’ten atıyorum! "


Gözlerimi açarken kendi kendime 'Sen hep böyle ölmek isterdin, yalnız sonbahar yaprakları eksik. Galiba eksikler var diye, olmadı bu sefer.' diyordum. 


-"faşizme yenilmişken"


'Evet, faşizme yenildik değil mi geçenlerde. Şiir de her şeyi biliyor, kahretsin. Artık sustursam şunu!'


-"otuz üçünde bozguna uğramış bir devrimci/kıçında yetmiş yedi yarrak yarası"




Hala elimde olan telefonun tuşlarında parmaklarımı gezdirerek, ezbere bildiğim yönlendirmeleri yaptım. Hafızamın iyi olduğunu farkettim, 'iyiyim galiba' dedim ve -iyi ki kapatmadığım- camdan dışarı çıktım. Buradan kapalı camın yüzüme yapışmış kırıklarıyla da çıkabilirdim, diye düşündüm. Saat geç olmasına rağmen bir anda etrafımıza çok fazla insan toplanmıştı. Bana, aracın neden ters şeritte gittiğini sordular. Ben de, 'öyle miydi' dedim. Aracın fotoğrafını çektikten sonra insanların yardımıyla arkadaşlarımı camdan çıkardım. Sonra başka bir taksiye bindik ve hastaneye gittik. Taksi ruhsatının tesadüfen nasıl arkadaşımın çantasından çıktığını asla anlatmam.
Israrla bekleyin.


17.01.2011 01:30


19 Ocak 2012 Perşembe

Sleeping Under The Old Bridge.

"Belli aralıklarla duyduğum bazı cümleler, tabiat tarafından mütemadiyen ispat ediliyor. Yani gördüklerim, duyduklarımı ispatlama telaşında. Peki nasıl oluyor da bu hararetin tam ortasında durup, ikna olmamayı başarıyorum? İşte bunu ben de bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var elbette, bir gün herkesi hakettiği oranda yüzüstü bırakacağım."

James Abbort McNeill Whistler
Nocturne: Blue and Gold
Old Battersea Bridge
1872-1875