“Bana zamandan bahsetme.” diyor.
Bana-zamandan-bahsetme.
Aklımın içinde dönüyor bu üç kelime. Bana-zamandan-bahsetme.
Zihnimde sürekli bir yerlere çarpıp geri dönüyor. Kendine bir yer arıyor. Bütün çekmeceleri dağıtıyor yerini bulmak için.
“Bana bir yer bul.” diyor aslında her yeni çarpışmada. Her yer o kadar dağınık ki onu nereye koyacağımı bilmiyorum.
“Bana zamandan bahsetme.” büyüdükçe büyüyor. Yankısı da artıyor çarpışmalar arttıkça. Sonunda eski bir pantolonda küçük bir cep bulup sıkıştırıyorum onu. Başta sığmaz sanıyorum, sığacak gibi de değil zaten. Ama itekledikçe küçülüyor, küçülüyor ve ilk duyduğum zamanki halini alıyor. İşte o zaman sığıyor. Artık cepte.
Dağıttığı çekmeceleri topluyorum. Ona bir yer buldum, diyorum içimden. Yaptığımı beğeniyorum, evet, memnunum halimden.
Aynen böyle olmuştu daha önce de.
O zaman da “Zamanın önemi yok.” gelmişti. Çok inatçıydı. Büyümüyordu. Çarpışma ya da yankı yoktu onunla. Ama inatçıydı. İkna etmek epey uzun sürdü. Sonunda galip geldim. Onu eski bir tenekeye kapatıp tenekenin üstünü defalarca bantladım.
Onları yakaladıkça hapsetmem gerekiyor. Çünkü onlar haklı değil. Onlar kendilerinden başkasını bilmezler. Varsa yoksa inatlaşma, varsa yoksa çarpışma. Haklı değiller. Çünkü zamanın önemi var ve çünkü “zaman”, üzerine uzun uzun konuşmaya değer.
İlla zaman.
Evvela zaman.
Not: Bu fotoğrafı iki yıl önce bir kokteylde çekmiştim. Buraya aitmiş.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder